Geri Dönüşsüz Küresel Kırılma: İran Savaşı Ne Anlatıyor?

Ahlaki yarılma

İsrail ve ABD’nin İran’a saldırıları sürerken dünyanın odaklandığı yer savaşın kendisi, yıkım, çevre felaketleri ve ölümler değil; ekonomik sonuçları. 

Dünya medyasındaki yanıt aranan soru şu: 

“Bir anlaşma olursa, ekonomik parametreler ve piyasalar nereye döner?” 

Ölümlerse altın ve petrol fiyatlarını etkilediği ölçüde görünür hale geliyor. 

Günümüz insanı savaş haberlerini şöyle okuyor: 

Ölümler: Üzgün emoji.

Altının yükselişi: Sevinçli emoji. 

İnsan zihnindeki kompartımanlardan biri ölümlere üzülür gibi yaparken diğeri portföyü hesaplıyor. 

Elbette biliyoruz, kapitalizmde her şeyin fiyatı vardır: Buğdayın, petrolün, değerli madenlerin… 

Şimdi bizatihi savaşın piyasa değeri var. 

İkinci Dünya Savaşı’nda insanlar gündemi gazete, radyo ve uçaklardan atılan bildirilerle izliyor, hangi generalin nereyi işgal ettiği, karşı saldırının ne kadar can kaybına sebep olduğu tartışılıyor ve çok insani bir kendini koruma refleksi ile temel gıda maddelerini temin edebilmenin kaygısını yaşıyordu. Bugün İran savaşı altın ve petrol fiyatlarının grafikleri ile izleniyor. Cephelerdeki gelişmeler değil portföydeki hareketler takip ediliyor. Ölümler ise bir emojiden ibaret. 

Bu bir ahlaki yarılmadır, zihnin bir çekmecesinde insanlık dramı, diğer çekmecede yatırım hesabı. 

Yapısal kırılma

Başlangıçta hâkim beklenti, ABD gibi bir süper güç ile İsrail gibi yüksek kapasiteli askeri makinenin karşısında, İran’ın günler içinde çökeceği yönündeydi. 

Hesap tutmadı! 

İran ağır kayıplara rağmen içeride rejim muhaliflerini gerekirse ezerek kontrol edebilirken bölgesel hedeflere saldırı kapasitesini de koruyor. Bazı bağımsız gözlemciler İran’ın bu savaşta moral üstünlüğü ele geçirdiğini öne sürüyor. 

İran bir şekilde masaya otursa bile Hizbullah, Husiler gibi vekil güçleri ve Avrupa ülkelerinde uyuyan terör hücrelerini aktive ederek asimetrik bir savaş sürdürecektir. 

Bu tablo açıkça beklentilerin aksine, küresel çaptaki güç dengesinde yapısal kırılmaya işaret etmektedir. 

Petrol krizi mi?

Bu artık klasik bir “petrol krizi” değil. Özellikle 1970’ler benzetmesi yetersiz kalıyor. Çünkü mesele sadece petrol fiyatı değil, doğrudan arzın ve nakliyenin güvenliği. 

Hürmüz Boğazı üzerinden geçen küresel petrolün yaklaşık beşte biri sürekli risk altında. Her bir petrol tankerini savaş gemileri ile korumak maliyetleri 3-5-10 katına çıkaracaktır. Üç kuruşa aldığı ağacın gölgesini 100 kuruşa satmaya uyarlanmış kapitalizm bu maliyet krizini kabullenemez. Hürmüz Boğazındaki kesinti sadece enerji fiyatlarını değil üretimin tüm katmanlarını etkiliyor: Gübre pahalılaşıyor, lojistik aksıyor, gıda fiyatları tırmanıyor ve toplumsal hoşnutsuzluk büyüyor. 

Geri dönülemez güven kaybı

Körfez bölgesi onlarca yıldır “güvenli enerji ve yatırım merkezi” olarak sunuldu. Bugün bu anlatı bir şehir efsanesine dönüşmüş durumda. Enerji tesisleri doğrudan hedef haline gelmiş, deniz ve hava trafiği güvenirliğini yitirmiş, finans ve turizm akışı kesintiye uğramıştır. Bu durum artık geçici bir risk olarak görülemez. Çünkü piyasalar bugünü değil yarına ait beklentileri fiyatlar. Ve artık beklentinin adı konmuştur: Körfez riskli bir coğrafya olmuş, bir koyup beş alınacak karlı bir bölge olmaktan çıkmıştır.  Kapitalizm kendine farklı yöntemlerle Ortadoğu dışında yeni kaynaklar arayacaktır. 

Savaşın kritik cephesi: Su

En az konuşulan ama en kritik başlık bu.

Körfez ülkeleri içme suyunun büyük kısmını tuzdan arındırma tesislerinden sağlamaktadır. Bu tesisler hemen tümüyle enerjiye bağımlıdır. Yani enerji altyapısına yönelen her saldırının dolaylı hedefi içme suyudur. 

Eğer bu tesisler ve/veya onları besleyen enerji hatları sistematik olarak hedef alınırsa, ortaya çıkacak tablo ekonomik değil, doğrudan insani çöküştür. Şehirler yaşanmaz hale gelir, hastaneler, fabrikalar çalışmaz, salgın hastalık riski büyür; sanayi durur ve toplumsal düzen çözülmeye başlar. Bu noktaya evrilen savaş, petrol değil insan yaşamı üzerinden tanımlanır. 

Hassas halka: Avrupa

Ukrayna savaşı nedeniyle enerji açısından kırılgan hale gelen Avrupa kıtası, şimdi hem petrol hem de doğalgaz baskısı ile karşı karşıya. Artan maliyetler sanayi üretimini zorlayacak, işten çıkarmalar, ekonomik daralma siyasi gerilimleri tetikleyecektir. Bu durumu fırsata çevirecek olan radikal sağ ve ırkçı partilerin iktidara gelmesi sürpriz olmayacaktır. 

Ya ABD?

ABD ve Trump faktörünü bu yazının içindeki bir paragrafta eritmeye gönlüm razı gelmedi. Bir sonraki yazımda özel olarak bu konuyu yazacağım. 

Görsel tasarımı: Doğan Alpaslan Demir

Sonuç olarak

Bu savaş bir petrol/altın krizi olmaktan çıkmış küresel bir zincir kırılmasına dönmüştür. 

Ve en rahatsız edici gerçek şudur: Enerji üretimi, su kaynakları vb. ekonomik ve insani bir kaynak değil askeri hedef haline gelmiştir. Cenevre anlaşması gibi “savaş kuralları” yoruma açık hale gelmiş, insanı temel alan uluslararası hukuk içtihatları gri bir alana itilmiştir. 

İnsan hayatının piyasa verileriyle ölçüldüğü bir dünyada, teknoloji ile güçlenen ama ahlaki olarak zayıflayan yeni bir çağın eşiğindeyiz.

TEŞEKKÜR

Pek çok yazımı olduğu gibi bunu da Ülver Teyze Evka3 şubesinde yazdım. Çalışırken, yazarken benim rahat etmemi sağlayan tüm Ülver Teyze çalışanlarına çok teşekkür ediyorum. Öte yandan Ülver teyze müdirelerinden Gamze Sayın, ayaküstü yaptığımız “savaş” sohbetindeki yorumları ile bu yazının fikir annesi oldu. Kendisine ayrıca teşekkür ediyorum.


izafi.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın