Bilgi Kuramsal Körlük

Sosyal medyada gözüme takılan bir haber:

“34 yaşındaki doktor yatağında ölü bulundu.”

Genç bir meslektaşımın ölümünden duyduğum hüzünle habere tıkladım. Haberin ayrıntılarını öğrenmeye çalışırken sosyal medya kitlesinin “Allah rahmet eylesin”den başlayıp “Ne olmuş doktorsa, herkes ölecek”e savrulan ürkütücü yorumlarını da okumaya başladım.

Şaşırdığımı söyleyemem. Ama yorumların yarısına geldiğimde kendimi Münir Nurettin Selçuk’un seslendirdiği “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın[i]” dizesinin karanlığında buldum.

Yorumları açıklamaya ne “cehalet” ne de en derin kodlarımıza kadar işlemiş “şiddet dili” kavramı yetiyordu. Dayanamadım, bu yazıyı yazdım…

Toplumumuzun en büyük sorunlarından birinin cehalet olduğunu sanıyor olabilirsiniz.

Ben sanmıyorum.

Cehalet[ii], en azından bazı durumlarda, insanın bilmediğinin farkında olmasıdır. Bu farkındalık, öğrenmeye açılan kapıyı aralık bırakır; kimileri o kapıdan geçer.

Bizim sorunumuz daha ağır.

Büyük ve çok ağır bir kayayı tepenin en yüksek noktasına kadar yuvarlamaya, ardından öte yana düşen taşı yeniden taşımaya mahkûm edilmiş Sisifos gibiyiz. Selim İleri’nin deyimiyle, “Bu sonsuz bir satranç, bu gece ve her gece oynarız”ın[iii] piyonlarıyız.

Bunun adı bilgi kuramsal körlüktür.

Özcesi, neyi bilmediği hakkında hiçbir fikri olmayanların oyun kurduğu, tüm toplumsal rol dağılımının ellerinde olduğu bir hayatın içinde debeleniyoruz.

Bilgi kuramsal körlük; kanıt ile kanaati, ihtimal ile gerçeği, bilgi ile iddiayı birbirinden ayıramayacak kadar bilgi üretme süreçlerine yabancılaşmaktır. Bir toplumun başına gelebilecek en büyük belalardan biridir. Çünkü okul bitirmekle düzelmez, diplomayla geçmez, eşek yüküyle kitap okuyunca gözler pörtleyip açılmaz.

Bu bir zekâ sorunu da değildir.

Bilginin nasıl üretildiğini bilmeme, daha da kötüsü, bu konuda en küçük bir fikre sahip olmadan sabahlara kadar çığırtma hâlidir.

“Genç bir hekim yaşamını yitirdi” haberine yapılan yorumları okumaya başladığınız anda ülkenin epistemolojik[iv]MR’ını da çekmeye başlarsınız. Haberde ölüm nedenine ilişkin tıbbi bir açıklama yoktur. Otopsi yapılmamıştır. Resmî makamlar veya aile henüz açıklama yapmamıştır. Fakat sosyal medya çoktan raporunu yazmış, tanısını koymuş, dosyayı kapatmıştır:

“Kesin aşıdandır.”

“Kanserdir.”

“Kesin kalp krizi.”

“İntihardır; zaten iş yükünden polisler de hekimler de intihar ediyor.”

“Kesin bildikleri bir şey var, saklıyorlar.”

Bu yorumların bir de “sevecen” biçimi vardır:

“Abi ne yaptın sen? Olacak iş değil. Sen doktorsun, nasıl fark etmedin?”[v]

Birkaç dakika içinde binlerce insan aynı olayı birbirinden tamamen farklı nedenlerle açıklamayı başarır. Bu açıklamaların hiçbiri kanıt istemez; açıklamayı yapanların hiçbiri koyduğu teşhisten zerre kadar kuşku duymaz.

İşte burada sosyal medyanın en yaygın bilişsel reflekslerinden birine tanık oluruz: Belirsizlik karşısında cevap aramak yerine hızla bir neden-sonuç ilişkisi kurmak. Nedenleri öğrenmeye çalışmak yerine etkileşimi yüksek bir hikâye uydurmak.

İnsan aklı boşluğu sevmez. Belirsizliğin yarattığı boşluktan ve o boşluğun verdiği rahatsızlıktan kurtulmak için önüne konan haberin eksik yerlerini tamamlar. Çoğu zaman bunu veriyle değil, uydurarak yapar. Birkaç parçayı yan yana getirir, aralarını kanaatle ve siyasi konumlanmasıyla doldurur, ortaya yeni bir örüntü çıkarır.

Bilgi kuramsal olarak yetkin bir toplumun üyeleri, bu boşluğu dolduracak verinin peşine düşer; sorular sorar, kaynak arar, kanıt bekler. Bilgi kuramsal körlük yaşayan toplumun fertleri ise boşluğu kanaatle, oradan buradan devşirilmiş iddialarla, komplolarla ve uydurma hikâyelerle doldurur.

Bilgi kirlenmesinin en tehlikeli biçimi budur. Çünkü burada cehalet, kendisini bilgi gibi sunar.

Bugün ülkemizde bilgiye değil, kanaate yatırım yapılıyor. Delilin yerini kişisel inanç, araştırmanın yerini tarafgirlik, soruların yerini sloganlar, olasılıkların yerini kesin hükümler alıyor.

Bilimin ağzı bantlanmış durumda. En sık kullanması gereken “Şimdilik bilmiyoruz.” cümlesini söylemesine izin verilmiyor.  Oysa bilim, her soruya anında cevap veren bir kehanet makinesi değildir. Onu bilim yapan şey yalnızca neyi bildiği değil; neyi, hangi kanıtla, ne ölçüde bildiğini ve henüz neyi bilmediğini söyleyebilmesidir.

“Bilmiyorum” demek bazen bilginin ulaşabileceği en dürüst sonuçtur.

Ne var ki kanaatin egemen olduğu yerde “bilmiyorum” zayıflık sayılır. Kuşku duymak kararsızlık, kanıt istemek taraf tutmak olarak görülür. En hızlı hükmü veren, en yüksek sesle konuşan ve cümlesine en fazla “kesinlikle” sözcüğü yerleştiren kişi, en bilgili kişi sanılır.

Bu yazıda genç bir doktorun ölüm haberini yalnızca bir örnek olarak kullandım. Oysa bu körlük hayatın her alanını işgal etmiş durumda. Medyada karşımıza çıkan haberin doğruluğu, kurulan cümlenin gücü karşısında önemsizleşir. Çünkü insanların önemli bir bölümü gerçeği değil, kendi gerçeğini doğrulayacak ve başkalarını etkileyecek cümleyi arıyor.

İnsanlar, kanaatini bilgi sanmaya; bilgisizliğini kesin hükümlerle örtmeye başladığında bilgi kuramsal körlük, tüm bir toplumun bilişsel körleşmesine dönmüştür. 

Bir ülkenin uygarlık kalitesini yalnızca bütçesi, yolları, hastaneleri veya gökdelenleri göstermez. Belirsizlik karşısında nasıl davrandığı da gösterir.

“Bilmiyoruz” diyebilen ve bu cümlenin ağırlığını taşıyabilen toplumlar güçlüdür. Olgundur. Uygarlık yolundadır.

Her boşluğu sloganlarla, komplolarla ve kesin hükümlerle dolduran toplumlar ise bilgi değil, kanaat üretir.

Kanaatin egemen olduğu yerde kuyular karanlık, merdivenler basamaksız kalır.

Biz de o kör kuyularda, her gece aynı sonsuz satrancı oynamayı sürdürürüz.

DİPNOTLAR


[i] “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın 

Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın 

Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı 

Beni sensiz bıraktın, beni bensiz bıraktın.”

Şiir: Ümit Yaşar Oğuzcan

[ii] Hasta baktığım yıllarda “ben cahilim doktor bey” sözünü çok duymuşumdur. Bu ifade kişinin kendi bilgisizliğinin farkında oluşuna işaret eder. 

[iii] Selim İleri, Bir Denizin Eteklerinde, 1980. 

[iv] Epistemoloji: Bilginin ne olduğunu, nasıl üretildiğini, hangi kaynaklara dayandığını ve bir iddianın hangi koşullarda doğru ya da güvenilir bilgi sayılabileceğini inceleyen felsefe dalıdır. Türkçeye “bilgi kuramı” olarak uyarlanmıştır.

[v] Bu “sen doktorsun, nasıl fark etmedin, önlem almadın” yorumu bilgi kuramsal körlüğün dibinin dibidir. Hekim olmanın ani ölümden koruyan bir zırh olduğu düşüncesi de gerçek değildir. Aort diseksiyonu, malign aritmi, masif pulmoner emboli, ani kardiyak ölüm, subaraknoid kanama gibi tablolar bazen dakikalar içinde ölümcül olabilir. Bazılarında hiçbir belirti olmayabilir, bazılarında belirtiler son derece belirsiz olabilir. Üstelik hekimler çoğu zaman kendi yakınmalarını hafife alma eğilimindedir. 


izafi.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Bilgi Kuramsal Körlük” üzerine 11 yorum

  1. Türkiye’ nin fotoğrafını büyük bir bilgelik ile çekmişsin. Şimdi içinde bulunduğumuz siyasi konjöktörü daha iyi anlıyorum. Tebrik ederim.

    Beğen

  2. Epistemolojik MR… Hayran kaldım bu ifadeye. Yazının tamamına da hayran kaldım. Elleriniz dert görmesin, görmesin ki yazın, yazmaya devam edin.

    Beğen

  3. Bir ülkenin uygarlık kalitesini yalnızca bütçesi, yolları, hastaneleri veya gökdelenleri göstermez. Belirsizlik karşısında nasıl davrandığı da gösterir. BUDUR, KUTLARIM

    Beğen

  4. Bilgi kuramı epistemoloji kavramını karşılamıyor. Literatürde ne yazıyor, epistemoloji! Bilgi kuramı iyi bir çeviri değil. Haa, yazı çok iyi, bu konuda çalışan pek çok uzman böyle çapraşık bir konuyu bu denli temiz yazamazdı.

    Beğen

  5. çok iyi yazı. Gerçekten ülkenin MR ını çekmişsiniz. Ama çok çok karamsar. Hiç mi çıkış yolu yok, bir ışık göstermelisiniz.

    Beğen

Yorum bırakın