1 EYLÜL 1939 — Değişen Yüzler, Değişmeyen Faşizm

Bu yazı, 1 Eylül 1939’da Almanya’nın Polonya’ya saldırısıyla başlayan İkinci Dünya Savaşı’ndan günümüze uzanan süreçte faşizmin değişen yüzünü ve aşırı sağın yükselişini panoramik bir bakışla ele almaktadır.

Almanya Polonya’yı işgal ediyor

31 Ağustos 1939 gecesi Polonya üniformaları giymiş bir Nazi SS operasyon ekibi o zamanlar Almanya’da bulunan Gleiwitz kentindeki radyo istasyonuna düzmece bir saldırı düzenledi. Leh dilinde Almanya karşıtı bir yayın yaptılar. Amaç, Almanya’nın Polonya’ya saldırması için haklı bir neden göstermekti. Polonya’nın Almanya’ya karşı saldırgan bir politika izlediği izlenimi verilmek isteniyordu. Gleiwitz vakası Polonya Almanya sınırında düzenlenen 21 olaydan ilkidir. Ertesi gün ABD’li muhabirler olay yerine çağırıldılar ancak uluslararası kamuoyu Almanların bu hikayesini inandırıcı bulmamıştı. Ama Hitler’in dünya kamuoyunu hatta kendi vatandaşlarını yanına çekmekten daha fazla istediği şey 1 Eylül günü yapılacak saldırıya diplomatik bir kılıf bulmaktı. Saldırgan Polonya’yı engellemek için tedbiren Polonya’yı işgal ettiğini iddia edecekti. 

1 Eylül günü şafak sökmeden önce Alman bombardıman uçakları saat 04.30 da havalandı ve askerî açıdan savunmasız bir Polonya kenti olan Wielun’u bombaladılar. Hastane ve çok sayıda ev yıkıldı, yüzlerce kişi öldü. Aynı saatte sınır boyunda bekleyen 1,5 milyon Alman askeri saldırı emrini bekliyordu. Alman birlikleri uçaklarla eş zamanlı olarak tanklar, motorize ve yaya piyadeler ile saldırdı. 

Saldırıdan birkaç saat sonra Hitler kürsüye çıktı Almanya’nın saldırmadığını, sadece karşılık verdiğini söyledi. Aynı konuşmada askeri tesislerin hedef alındığını, kadınların, çocukların ve sivillerin vurulmadığını söyledi. Bunu söylediği sırada Wielun bombardımanında yaralanan kadın ve çocuklar can çekişiyordu. 

Alman propagandası Polonya ordusunun saatler içinde imha olduğunu anlatır. Propaganda filmlerinde ellerinde yalın kılıç Polonya süvarilerinin tanklara saldırdığı gösterilmiştir. Oysa gerçek böyle değildir, Polonya ordusunun direnişi 6 Ekim’e kadar devam etmiştir. 

Versay Antlaşması ve Almanya’da faşizmin yükselişi

Birinci Dünya Savaşı sonrası İtilaf Devletleri ile Almanya arasında imzalanan Versay Antlaşması, Avrupa’da faşist ideolojinin gelişmesinin ve İkinci Dünya Savaşı’nın en önemli nedenlerinden biridir.  Bu antlaşmayla savaşın mağlubu Almanya’ya çok ağır koşullar dikte ettirilmiştir.  Bismark’ın kurduğu Almanya yıkılmış, yeni bir Avrupa haritası çizilmiştir. Almanya ödeyebileceğinin çok üstünde bir savaş tazminatına mahkûm edilmiş, ordusu sınırlandırılmış, savaş uçağı ve denizaltı üretmesi engellenmiş, tüm donanmasını kaybetmiştir. 28 Haziran 1919’da imzalanan Versay Antlaşması nedeniyle Almanya çok ağır siyasi ve ekonomik krizle yüz yüze kalmıştır. Ve en önemlisi Alman toplumunun büyük kısmı kolektif bir aşağılanma duygusuna kapılmış, ulusal kimliklerini ve aidiyetlerini yitirdiklerine inanmışlardır. Toplumun “büyük Almanya hayaline” insanları güçlü bir siyasal lider arayışına itmişti.  Birçok tarihçi Almanya’da Nazi yönetiminin kurulmasına bu koşulların zemin hazırladığını ileri sürmüştür. Nazilerin iktidarı bu zemin üzerinde Weimar Cumhuriyeti’nin krizleri, büyük buhran, antisemitizm[i], milliyetçilik, komünizm korkusuyla gelişmiştir. 

Versay antlaşmasından kısa bir süre sonra (24 Şubat 1920) Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (kısa adıyla Nazi partisi) kurulmuştur. Nazi Partisi etnik milliyetçi, antisemitist, anti komünist ve nasyonel sosyalist[ii] ideolojiye sahipti. Adolf Hitler 1921 yılında partinin genel başkanlığına gelmiş ve 1933 yılında Cumhurbaşkanı Hindenburg tarafından şansölye (Başbakan) olarak atanmıştır. 

Hitler şansölye olarak atansa da istediği tüm yetkileri elde edememiştir. Bu fırsatı 30 Haziran 1934’te başlayan ve tarihe “Uzun bıçaklılar gecesi” olarak geçen tasfiye operasyonu ile eline geçirdi. Hitler Nazi Partisi’nin muhaliflerini infaz ettirdi. İki gün sonra, 2 Temmuz günü yargı dahil tüm devlet mekanizmaları elindeydi. Hitler yaptığı açıklamada “disiplinsiz ve itaatsiz karakterlerin, asosyal, hastalıklı unsurların” yok edildiğini söyledi.

ABD’de yayımlanan Time Dergisi 1938 yılında Adolf Hitler’i yılın adamı seçmişti. 

Avrupa’nın aymazlığı

Avrupa devletleri Almanya’dan yükselen faşist iktidarın uygulamalarını kınadılar, sadece kınadılar. Nazi partisinin kurduğu faşist iktidar, geleneksel “demokrasi ve insan hakları” anlayışlarına uymuyordu ama sessizce ellerini ovuşturdular. Çünkü Nazi iktidarını Sovyetler Birliğine karşı bir tampon, denge unsuru olarak değerlendiriyor, Avrupa ülkelerinde hızla yapılanan sosyalist örgütlenmelerin müsebbibi olarak Sovyet Birliği’ni görüyorlardı. Naziler faşistti ama “kızıl tehlike” karşısında etkili bir güç olabilirlerdi. Avrupa “demokrasisi” bu aymazlığın bedelini çok ağır ödedi. 23 Ağustos 1939’da Moskova’da Almanya Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop ve Sovyet Dışişleri Bakanı Vyaçeslav Molotov tarafından Almanya ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği arasında “Saldırmazlık Antlaşması” imzalandı. Bu antlaşmayla Hitler’in stratejisi açığa çıkmıştı. Doğu cephesini güvenceye alan Hitler, 1934 yılından beri kendisine göz yuman Batı Avrupa ve Balkan ülkelerine saldıracaktı. Saldırmazlık Antlaşması’ndan 8 gün sonra, 1 Eylül 1939 günü Almanya Polonya’yı işgal edince İngiltere ve Fransa Almanya’ya savaş ilan etti. Norveç’i 2 ayda, Danimarka’yı 2 saatte işgal eden Almanya, 10 Mayıs 1940’ta Fransa’ya saldırdı, 14 Haziran’da Paris düştü. 

Barbarossa Harekâtı

Almanya ile Sovyetler Birliği arasında imzalanan “Saldırmazlık Antlaşması” faşizmin temel karakterini anlamak için önemlidir. Faşizm, ideolojik bir format olarak kendi dışındaki tüm görüş ve yapılanmalara düşmandır. Kurduğu ittifaklar, itidal çağrıları, popülist politikalar sadece stratejik hamlelerdir. 23 Ağustos 1939’da imzalanan Sovyet-Alman saldırmazlık antlaşmasının süresi 10 yıl olarak belirlenmişti. Ama Almanya hazır olduğuna inandığı 22 Haziran 1941 tarihinde Barbarossa Harekâtı’nı başlattı[iii]. Beş milyona yakın askerle 2900 kilometrelik bir cephe boyunca Sovyetler Birliği’ne saldırdı. Barbarossa Harekâtı insanlık tarihinin en büyük askerî harekâtı olarak nitelendirilmiştir. 

Savaştan sonra

Savaş sonrasında Almanya’da Nürnberg, Japonya’da Uzak Doğu Uluslararası Askerî Ceza Mahkemeleri kurularak savaş suçluları yargılandı. Bu mahkemelerdeki suçlamalar dünya barışına karşı suç işlemek, savaşı planlamak, çıkarmak ve uygulamak, savaş hukukuna aykırı uygulamalar, holokost[iv] ve insanlığa karşı işlenen suçlardan oluşuyordu. Her iki mahkemede de tüm savaşın bedeli bir avuç general ve sivil yöneticiye yüklendi. Nürnberg ve Japonya Askeri mahkemesinde yargılanan faşizm değil mağlup ülkelerin savaş lortlarıydı. İdam edilmeyenlerin birçoğu 1950’li yıllarda serbest kaldı[v]. Nedir, ABD’nin 1945 yılında Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombası atarak yüzbinlerce sivili öldürmesi insanlığa karşı işlenen suçlar arasında sayılmadı.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa, büyük yıkım ve insani felaketlerle karşı karşıya kalmıştır; siyasi istikrarsızlık, ekonomik kriz, toplumların güvenlik ve belirsizlik endişeleri had safhadaydı. Öte yandan ırkçı, faşist, aşırı sağ, nasyonal sosyalist partiler birçok ülkede yasaklandığı için bu örgütlenmeler yeraltına çekildi. Uzun yıllar marjinal gruplar olarak varlıklarını sürdürdüler. 

Savaş sonrasında 1980’li yılların başlarına kadar neofaşist ve Neonazi örgütlenmeler 1920’li yıllardaki misyonlarını sürdürmüşlerdir.  Ancak bu misyonla Avrupa siyasi sistemine eklemlenmelerine olanak yoktu. Ne var ki dünyada değişen ve gelişen koşullar, aşırı sağ partilere kendilerini topluma kabul ettirecek olanakları ve araçları sağlamıştır.  

1960- 1970’li yıllarda Avrupa’ya büyük işçi göçleri yaşandı. Zaman zaman yaşanan ekonomik krizler toplumun bazı kesimlerinde, işçi göçmenlere ve farklı kültürlere karşı endişelerin doğmasına sebep olmuştur. İşsizliğin artışı, mali sıkıntıların derinleşmesi ve gelir eşitsizliği gibi ekonomik belirsizlikler, zamanla yerel halklarda göçmen karşıtlığına dönüşmüş, tam bu noktada aşırı sağ partiler bu alandaki boşluğu doldurmuşlar, söylemlerindeki ırkçı, antisemitist ifadeleri kısmen temizleyerek yeni bir popüler nefret ve ayrıştırma dili oluşturmuşlardır. Bu dil, faşist örgütlenmelerin Avrupa ülkelerinin siyasi yelpazesinin en sağında kendilerine bir yer bulmalarını sağladı. 2000’lerden itibaren Afrika ülkelerinde, Ortadoğu’da yaşanan savaş, yoksulluk, gelir eşitsizliği, kuraklık ve terör eylemleri sonucu Avrupa’ya doğru yeni bir göç dalgası yaşanmıştır, yaşanmaktadır. Aşırı sağ partiler bu göçü fırsata çevirmeyi başarmış, Neofaşist ideolojilerini değiştirmeden toplumsal hoşnutsuzluğu ve endişeleri, göç ve yabancı düşmanlığına kanalize etmiş, İslamofobiyi kullanmış ve kışkırtmış, göçmen karşıtı politikalar üzerinden destekçi kitlelerini geliştirmeyi başarmışlardır.

1 Eylül 1939’dan günümüzün küresel dünyasına gelirken sonsöz

21. yüzyılın küreselleşen dünyası aşırı sağ partileri daha da geliştirmektedir. Küreselleşmeyle beraber Avrupa sanayi devleri ucuz işgücü sağladıkları Asya ülkelerine yönelmişlerdir. Bunun sonucu olarak Avrupa ülkelerindeki işsizlik ve ekonomik krizden etkilenen ılımlı muhafazakâr kitleler, ağır bir refah ve ulusal kimlik kaybı endişesiyle, küreselleşme ve bilim düşmanı, milliyetçi, göçmen karşıtı aşırı sağ partilerin etki alanına girmişlerdir.  

DİPNOTLAR


[i] Antisemitizm: Yahudilere karşı duyulan düşmanlık, nefret, ön yargı veya ayrımcılıktır. Antisemitizmin tarihi çok eskidir. Antik çağ Yunan ve Roma yazarlarının yapıtlarında Yahudilere duydukları nefretin izlerini görmek mümkündür. Milattan önce 3. yüzyılda İskenderiye’de patlak veren Yahudi karşıtı ayaklanmalarda ve M.S. 38 yılındaki saldırılarda binlerce Yahudi katledilmiştir. 

[ii] Adolf Hitler sosyalizm kavramının Almanya’nın ortak refahı anlamına geldiğini, komünistler tarafından çalındığını, Marksizm’le ilişkisi olmadığını iddia etmiştir. 

[iii] Barbarosa harekâtı adını 12. yüzyılda Üçüncü Haçlı Seferi’nin lideri olan Kutsal Roma İmparatoru Frederick Barbarossa’dan almıştır.

[iv] Holokost: Nazi Almanyası döneminde yaklaşık 6 milyon Yahudi’nin (kaynaklara göre ölü sayısı değişmektedir) sistemli bir şekilde öldürüldükleri soykırım.

[v] Nazi savaş gücünde Oramiral ve Deniz Kuvvetleri Komutanı olarak görev yapan Karl Dönitz’i buna örnek göstermek yanlış olmaz. Adolf Hitler 30 Nisan 1945’te Berlin’de bulunan yeraltı sığınağında (Führerbunker) intihar etmeden önce devlet başkanlığını Karl Dönitz’e bırakmıştır. Dönitz 30 Nisan 1945- 23 Mayıs 1945 arasında Nazi Almanya’sının Cumhurbaşkanlığı görevini yürütmüştür. Nürnberg mahkemelerinde yargılanan Dönitz 10 yıl hapis yattı, 1956 yılında serbest bırakıldı. Cezaevinde kaldığı süre boyunca pişmanlık duymadığını, yanlış bir şey yapmadığını savundu. Serbest kalınca anılarını yazmaya başladı. Zehn Jahre, zwanzig Tage (Anılar: On Yıl ve Yirmi Gün) isimli kitabı 1958 yılında Almanya’da yayınlandı, kitap bir yıl sonra İngilizce’ye çevirildi. Dönitz, kitabında Nazi rejimini değil, lider kadroların yaptıkları hataları ve başarısızlıklarını eleştirmiştir. Dönitz savaşın bitmesinden 35 yıl sonra, 1980 yılında 89 yaşında öldü. 

KAYNAKLAR

1-Basil Henry Liddell Hart, İkinci Dünya Savaşı Tarihi, Türkiye İş Bankası Yayınları.  

2-Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı, Metis yayınları, 2009. 

3- Zafer Meşe, Avrupa’da Aşırı Sağ Partilerin Geleceği, Kriter Dergisi, Temmuz- Ağustos 2023 Yıl 8, Sayı 81. 

4- Türkan Melis Parlak, Galiplerin Adaleti: Nürnberg ve Tokyo Askeri Ceza Mahkemeleri, Dergipark, 2015. 

6- Yusuf Ertuğral, Avrupa’da Aşırı Sağ’ın Yükselişi, Dergipark, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/750192

7- Shıralıyev, M. (2022). Avrupa’da Aşırı Sağ Partilerin Yükselişinin Temel Belirleyicileri. Sde Akademi Dergisi, 2(6), 140-159.

8- Gabriel Gorodetsky, Londra Büyükelçisi Mayski’nin Günlükleri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019. 


izafi.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın