Carpe diem: İşgücünün bakım programı

Dum loquimur, fugerit invida aetas:

carpe diem, quam minimum credula postero.

Horatius (MÖ 65- 8)

“Biz konuşurken kıskanç zaman kaçıp gitmiş olacak; günü devşir, yarına olabildiğince az güven.”

Carpe diem

Özgürleştirici bir slogan gibi duruyor, değil mi? İnsanı kendi geçmişindeki nekrofil arazlardan[i], takıntılı ilişkilerin yarattığı kaygılardan, kendini foseptik çukurunda hissettiren anılardan cart diye kopartan bir çığlık gibi:

Carpe diem…

Hangimiz bu sözlerle ertelemiyoruz yaşamı:

Şu sınavı bir geçeyim…

Okul bittiği zaman…

İş bulduğumda…

Şu para bir yatsın…

Yaz gelsin…

Çocuklar okulu bitirince…

Evin taksitleri bir bitsin…

Emekli olunca…

Şu tahlil sonuçları temiz çıkarsa… 

Anı yaşa

Her anın geleceğe borç verilerek yaşanmasına, geleceğin bugünü gasp etmesine karşı güçlü bir itiraz, hatta devrimci bir eylem gibi duruyor:

Carpe diem…

Burada yazıyı bitirebilir ve hepimiz süslü harflerle WhatsApp durumumuza carpe diem yazabiliriz. Ama öyle olmuyor; yazıya şimdi başlıyorum.  Horatius’tan araklanıp içi boşaltılmış, onun bilgelik yüklü “günü devşir”  özdeyişinin nasıl ikiyüzlü bir ifadeye dönüştürüldüğünü anlatacağım. 

Günümüzde kullanılan anlamıyla carpe diem, “anı yaşa” derken geçmişi sorgulama, geleceği kurgulama sorumluluğundan vazgeçiştir. Daha iyi bir gelecek planlama, yaşadığın koşulların nedenlerine kafa yorma, toplumsal ve siyasal hakların için mücadele etme; sonra da düzenin sana lütfettiği o anın hazzıyla yetin. 

Daha iyi bir gelecek tasavvuru olmayan, geçmişiyle hesaplaşmayan insan, yaşadığı anın tüketicisidir. Carpe diem tam burada ideolojik bir anlam kazanır; siyasal mücadeleye katılmak, örgütlenmek, hak aramak ve bunun için anın hazzından feragat ederek risk almak bu mottoyla bağdaşmaz. Bireyin ve dünyanın tarihini değiştiren büyük eylemler, anın hazzından vazgeçmeyi, hayal ettikleri gelecek için risk almayı gerektirmiştir. 

Marksist yorumcuların carpe diem üzerine doğrudan bir açıklamasına rastlamadım ama şu kadarını söyleyebilirim: Marksist düşünce açısından insan, yaşadığı anı tüketen bir varlık değil; gelecek yaratan, tasavvur eden, tarih yapandır. Marksizm anlık hazzı reddetmez; hatta insan hayatının sürekli olarak gelecekteki bir kurtuluş anına ertelenmesini eleştirir. Öte yandan insan yaşamının temel ereğinin anlık hazları artırmaya yönelmesine karşı durur. Günün sekiz saatini cüzi bir ücret karşılığı geçiren, üç dört saatini işe gidip gelmekte harcayan, borç yükü altında ezilen ve TV’de dizi seyrederken uyuyakalan insanlara carpe diem sloganı ile gitmek en hafif deyişle komiktir. 

Frankfurt Okulu’nun ünlü düşünürü Adorno’nun boş zaman çözümlemesi acımasızdır: Anı yaşamaya yönelten tatil, eğlence, hafta sonu etkinlikleri insanları pazartesiye hazırlayan bir endüstriye dönüşmüştür. Özcesi, carpe diem işgücünü pazartesiye bağlayan bir tür bakım programıdır. 

Bir zamanlar soğuk içecek markalarından birinin kullandığı “Hayatın gerçek tadı” ve “Anın tadını çıkar” şeklinde karşımıza çıkan sloganlar Adorno’nun çözümlemesini tamamlar niteliktedir. Yaratılan endüstri şekerli, gazlı bir içecek satmakla yetinmez, insan yaşamının mutlu anlarını bir markanın zimmetine geçirir. Kola artık yaşanan anı kaçırmamak için içilir. 

Carpe diem mottosunu sosyal medyada bu kadar sık duymamızın sebeplerinden biri de yaşadığımız korku iklimidir. Geleceğinden ve şimdisinden umudu kesmiş, her yükselen sesin yumrukla bastırıldığına tanık olan, sosyal ve ekonomik güvencesini yitiren günümüz insanları, hapsoldukları kaygılardan anlık hazlara kaçarak kurtulabileceklerine inanıyor olabilirler.  Böylece “carpe diem” diye tanımladıkları, her anını ego tatminiyle doldurdukları bir hayale sarılırlar. Kaldı ki neoliberal iktidar aygıtları “carpe diem”in temel kodlarına sahip çıkar ve geliştirir. Çünkü carpe diem, bireye satın al, seyahat et, farklı deneyimlerden haz al, kendini şımart, mükemmelleştir komutlarıyla işleyen bir algoritma gibi çalışır. Bu komutlar bireyi muazzam bir tüketim çılgınlığının nesnesine dönüştürür. 

Yalnızca yaşadığı ana odaklanmış zihin, kendini çalışma koşullarından, yoksulluktan, siyasal baskılardan, özgürlüklerinin kısıtlanmış olmasından, daha iyi bir gelecek tasavvurundan, geçmişten ders alma yeteneğinden soyutlar; her bir anın hazzı apolitik bir körleşmeye dönüşür. 

DİPNOT


[i] Erich Fromm’un nekrofil yönelim kavramına gönderme yapıyorum. Erich Fromm’un “nekrofil yönelim” kavramı, cinsel nekrofiliden farklı olarak, kişinin ölü, cansız, mekanik, katı ve çürümekte olan şeylere psikolojik bir yakınlık duyması anlamına gelir. Ayrıntılı bilgi için: Erich Fromm, İnsanda yıkıcılığın kökenleri, Say yayınları, 2024. 


izafi.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın