Bir şair gördüm, konuşurken bir zambağa “siz” diyordu.
Sohrap Sepehri[i]
Okuduğunuz bu yazıyı hakkını vererek okuyacaksanız, önce bir an durun ve çevrenizdeki insanları düşünün. Kimlere “sen”, kimlere “siz” diye hitap ediyorsunuz? Onlar size nasıl hitap ediyor?
Yakın arkadaşlarınıza “sen”, resmî ilişkilerde “siz” demek hayatın doğal akışına uygun gibi görünür. Peki gerçekten öyle mi? Size “siz” diyen herkes sizden aynı karşılığı görüyor mu? Ya da sizin “siz” dediğiniz insanların bir kısmı size rahatlıkla “sen” diyebiliyor mu?
Daha da önemlisi, size yapılan hitap biçiminden rahatsız olduğunuz oldu mu?
Olduysa, bu yazı tam da bunun üzerine.
Görünmeyen cetvel
Çünkü mesele basit bir hitap meselesi değildir. “Sen” ve “siz”, çoğu zaman insanların birbirini toplumda nereye yerleştirdiğini, birbirini insan yerine koyup koymadığını anlatan görünmez bir cetveldir.
Bir kamu kurumuna gidersiniz, hayatınızda ilk kez gördüğünüz biri, makamının verdiği güvenle size rahatlıkla “sen” diye hitap eder. Bir evraksınızdır artık; banko önünde yarım saat bekledikten sonra yüzünüze bile bakmadan “yanlış gelmişsin, üst kata çık” denir. İtiraz etmezsiniz. Evrakınızı alır, söylenerek merdivenlere yönelirsiniz.
Oğuz Atay
25-30 yaşındaki bir hekim, yetmiş yaşındaki emekli öğretmene “Ne şikâyetin var?” diye soruyor. Bir cümlede bütün insanlar ikiye ayrılıyor: Beyaz önlüklüler ve hastalar. Oğuz Atay’ın “beyaz önlüklüler tarikatı” benzetmesi boşuna değildir[ii].
Hipokrat’ın unuttuğu hastanede acil hekimi
Çok uzun yıllar öncesi, Doğu Anadolu’da bir ilçe devlet hastanesi. Küçük hastanenin tek nöbetçi pratisyen hekimi, otuz beş yaşlarında, saçları çabuk kırlaşmış. Her hareketinde bilgi ve deneyimin verdiği sakinlik ve zarafet var. Yaşlılara “amcacığım”, “teyzeciğim”; erişkinlere “bey”, “hanım”, “siz” diye hitap ediyor. Ben de doktor asteğmen olarak bir askerimin laboratuvar sonucunu beklerken onu hayranlıkla izliyorum. Yaşlı bir köylü kadın “Doktor Bey oğlum, hele bi dinle beni” dediğinde hemen aynı hitaba geçti. “Dinliyorum teyzecim, derdin nedir.”
Bir ara acil servisin kapısı hızla açılıyor. İri yapılı, gösterişli giyimli, ellili yaşlarda bir adam, yanında on iki yaşlarında oğlu ile içeri giriyor. Daha ilk cümlesi emir kipinde:
“Doktor, çocuk ateşten yanıyor, çabuk buraya gel.”
Ardından kim olduğunu ekliyor:
“Ben … Partisi İlçe Başkanıyım.”
Meslektaşım o sırada başı yarılmış genç bir hastaya dikiş atıyor. O kadar özenli çalışıyor ki, başıma bir iş gelse gözümü kırpmadan kendimi ona emanet ederim.
Başını kaldırmadan, aynı nezaketle cevap veriyor:
“Bu arkadaşın dikişini bitireyim, hemen çocuğunuza bakacağım. Hemşire Hanım ateşini ölçsün.”
İşte kıyamet o anda kopuyor.
“Doktor, ne söyledim duymadın mı sen? Ben ilçe başkanıyım. Bırak onu buraya gel.”
O gitmiyor.
Hastane polisi çağrılıyor.
Evinden apar topar başka bir doktor getiriliyor[iii].
Üç gün sonra tayin emri geliyor.
İlçeye bağlı bir köye sürülüyor.
Sonra ne mi oluyor?
Hipokrat’ın bile kaderine terk ettiği o hastaneden ayrılmakla kalmıyor, önce istifa ediyor, ardından hekimliği bırakıyor. Bir sahil kasabasında pansiyon işletmeye başlıyor. Bugün büyük bir otelin sahibi.
Emredersiniz müdürüm
İş yerlerinde de durum çarpıcıdır. Hitap biçimini yaş değil, hiyerarşi belirler. Yirmi beş yaşındaki yönetici, elli yaşındaki personele “Bana bir çay getir.” diyebiliyor. Aynı cümleyi “Ahmet Bey, bana bir çay getirebilir misiniz?” diye kurarsa sanki makamından bir şey eksilecekmiş gibi…
Çünkü bazı insanlar için “sen” samimiyet değil, yetki göstergesidir.
Kendilerinden aşağı gördüklerine “sen” derler.
Kendilerinden yukarıdakilere ise “siz”, “efendim”, “müdürüm”, “başkanım”…
Bir okulda sağlık taraması sırasında tanık olmuştum.
Okul müdürü, herkesin içinde öğretmenlere isimleriyle ve “sen” diye hitap ediyordu. Bana karşı ise son derece nazikti. Müdürün odasındayım, telefon çaldı. Belli ki İlçe Millî Eğitim Müdürü arıyordu. Müdür bir anda ayağa kalktı. Ceketinin önünü ilikledi, bir elinde telefonla esas duruşa geçti. Her cümlesi “Emredersiniz müdürüm.” diye bitiyordu.
Bunu bana biri anlatsaydı inanmazdım. Ama gözlerimle gördüm, kulaklarımla duydum.
Dil, makamın üniformasıdır
Elbette her “sen” küçümseme değildir. Samimiyetin de dili “sen”dir. Anadolu’nun birçok yerinde “siz” hitabı yoktur, herkese “sen” diye hitap edilir; bundan aşağılayıcı bir anlam çıkarılamaz. Sosyal bir ortamda yeni tanıştığınız ama çabuk içinizin kaynadığı, yaşınızın ve ruh halinizin denk tuttuğu biriyle de çabucak senli benli hitaba geçilebilir. Fakat güç sahibi olduğu için size “sen”, kendisinden güçlü olana “siz” diyen biriyle karşılaştığınızda, ortada yalnızca bir hitap tercihi yoktur.
Dil, makamın en görünmez üniformasıdır. Bir insanın size nasıl hitap ettiği, çoğu zaman sizin kim olduğunuzu değil, onun insanları nasıl gördüğünü anlatır. Çünkü iktidarlar güç kodlarını önce dile yazarlar, dilin bozduğu eşitliği kanunlarla düzeltemezsiniz.
DİPNOTLAR
[i] Sohrap Sepehri, Suyun Ayak Sesi, Pan Yayıncılık, 2006.
[ii] Atay, O. Tehlikeli Oyunlar, İletişim Yayıncılık, 2000.
[iii] Doktor olduğumu ve yardımcı olabileceğimi söyledim, işe yaramadı.
Kapak görseli tasarımı: Doğan Alpaslan Demir
izafi.org sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
Hep içimde uktedir bu konu. Kapak yapmışsınız değerli hocam. Salih Aktaş
BeğenBeğen
Her zaman olduğu gibi…hedefine ulaşan,kaliteli bir terzi elinden çıkmış gibi.. ölçülüp biçilmiş bir makale..kutlarım.
BeğenBeğen
Sizi tanımak isterim. Eposta yazacağım. Dilek Nur
BeğenBeğen