Çerçeve Yasa: Bir Oyla “Demokrat”, Bir Oyla “Otokrat”

Abyssus abyssum invocat: Uçurum uçurumu çağırır. (Bir hata diğerlerinin doğmasına sebep olur.)

Çerçeve yasa Meclis’ten geçti, ardından Meclis tatile girdi; ola ki kimsenin kimseye bakacak yüzü kalmamıştı.

Kanun teklifinin gündeme gelmesinden beri, yapılacak düzenlemenin kendisi kadar, hatta ondan daha fazla, taslak üzerine kurulan siyasal dil üzerine kafa yoruyorum. Çünkü süreç boyunca önümüze fazla basit bir denklem konuldu: Bu yasayı destekliyorsanız barıştan, demokrasiden ve toplumsal uzlaşmadan yanasınız; ilericisiniz. Karşı çıkıyorsanız savaş yanlısı, milliyetçi, giderek faşistsiniz.

Oysa siyaset böyle çalışmıyor. Nitekim oylamanın kendisi bile bu denklemi bozdu. İktidar partileriyle kendisini sosyalist solda tanımlayan partiler aynı yasaya “evet” derken, milliyetçi siyasetin iki temsilcisi MHP ile İYİ Parti birbirlerini hainlikle suçlayan bir dille karşı saflarda yer aldı. Yeni Parti’nin milletvekilleri bölündü. Demek ki elimizde “barışçılarla savaş yanlılarını” ayıran kullanışlı bir turnusol kâğıdı yok.

Öncelikle şurada anlaşmak gerekiyor: “Barış istiyorum” demek, barış için gerekli olduğu ileri sürülen her yöntemi kabul etmek zorunda olmak değildir. Barış amaçtır; yasalar, aflar, ceza ertelemeleri, pazarlıklar ise araçtır. İnsan silahların susmasını, “Kürt sorununun” demokratik siyaset içinde çözülmesini ve şiddetin hayatımızdan çıkmasını isteyebilir; buna rağmen önüne konulan hukuki düzenlemeyi yanlış bulabilir.

Çerçevelesek de mi “Demokrat”, Çerçevelemesek de mi “Otokrat”?

Kanaatimce tartışmanın en vahim yanı, yasa hakkındaki tercihin bir ahlaki kimlik belgesine dönüştürülmesidir.

“Evet” diyen barışçı ve demokrat, “hayır” diyen faşist ilan edildiğinde; karşı taraftan bakıldığında “evet” diyen iktidar yanlısı, “hayır” diyen gerçek muhalif sayıldığında artık yasa tartışmıyor, tercihlerimize yüklediğimiz ahlaki kimlikleri yarıştırıyoruzdur. Üstelik bunu demokrasi adına yapıyoruz.

Oysa demokrasi biraz da aynı amacı güden insanların, o amaca nasıl ulaşılacağı konusunda anlaşamayabileceğini peşinen kabul etmektir.

Hukuk açısından sorun daha çetrefillidir. Silahlı bir örgütün tasfiyesi gibi olağanüstü bir süreçte devletin olağan ceza ve infaz politikalarının dışına çıkması düşünülebilir. Barış ağır hukuki ve siyasal tavizler gerektirebilir. Fakat tam da bu nedenle sorular sormak gerekir:

Kimler yararlanacak? Hangi suçlar kapsama girecek? Aynı veya daha hafif suçları işlemiş insanlar olağan ceza rejimine tabi tutulurken belirli bir gruba neden farklı hükümler uygulanacak? Bunun sınırı nerede çizilecek? Mağdurların adalet duygusu nasıl korunacak? Ve en önemlisi, barış adına hukuk devletinin hangi ilkelerinden, ne ölçüde vazgeçilebilir? Ve, ve, ve, en önemlisi süreç hangi bağımsız yargı organlarınca denetlenecek?

Bu soruları sormak savaş istemek değildir.

Öte yandan yasayı destekleyen herkesi terör destekçisi veya vatan haini ilan etmek de aynı kolaycılığın karşı taraftaki biçimidir. İnsan bazı suçların cezasız kalmasından rahatsız olduğu halde kalıcı barışın sağlayacağı toplumsal yararın daha büyük olduğuna inanabilir. Bu da meşru ve tartışılabilir bir siyasal tercihtir. Tabii bu tercihin altında farklı siyasi ikbal arayışları yoksa! 

Çıkarılan yasayı barışın mihenk taşına çevirmek bu nedenlerle anlamsız ancak asıl soru daha zor ve daha rahatsız edici:

Barış için hangi bedelleri ödemeye hazırız; bu bedelleri kim ödeyecek ve sınırı kim çizecek? Belki daha da önemlisi, Meclis’te yasaya “evet” diyen ezici çoğunluk toplumda ve dahası Kürtler arasında ne ölçüde karşılık bulacak? Bulamazsa, bunun siyasal faturasını kim/nasıl ödeyecek?

Yasa çıktı. Tartışma bitmedi, şimdi başlıyor olabilir mi?


izafi.org sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın